İnsan, varlığına derin bir mana katamadığı müddetçe, kendi zihninin ürettiği amaçsızlık girdabında savrulmaya mahkûm, hüzünlü bir yolcudur. Günümüz dünyası ve özellikle modern insan; tarihin şahit olmadığı bir imkân, konfor ve enformasyon bolluğu içinde yaşarken, ruhunu saran ağır bir “anlamsızlık” ve “boşluk” hissiyle kıvranıyor. Ekranlar aracılığıyla her an bir yerlere ulaşabiliyor, tüketim mecralarında arzularımızı anında doyurabiliyoruz; fakat bu yüzeysel tatminler, ruhun en temel ihtiyacı olan “varoluşsal amacı” karşılamaya yetmiyor. Yönünü kaybeden birey, hedefsizlik hissini bastırmak için daha çok tüketiyor, daha çok çalışıyor ya da dijital alemin uyuşturucu akışına sığınıyor. Amaçsızlık; insanın bir hedefinin olmaması değil, sahip olduğu hedeflerin ruhunu beslememesidir. Ancak bu ruhsal felce bakıp çağa küsmek ya da geçmişin durgun zamanlarına ağıt yakmak bir kaçıştır. Biz bu anın insanıyız; sancımız da devamız da şu anın gerçekliğinde gizlidir.
Bugün bireyin yaşadığı varoluşsal kriz; arzular ile hedeflerin birbirine karıştırılmasından kaynaklanır. Modern sistem, insana sürekli “daha iyi bir araba, daha yüksek bir unvan veya daha lüks bir hayat” hayali satarak bunu bir “hayat amacı” gibi sunuyor. Oysa nesnelere ve unvanlara bağlanan amaçlar, elde edildikleri an büyüsünü yitirir ve insanı daha büyük bir boşluğun kucağına fırlatır. İşte bu noktada Anadolu irfanının insana hediye ettiği anlayış, modern insanın amaçsızlık hezeyanına verilmiş en derin, en dönüştürücü cevaptır. Kadim geleneğimizde insanın amacı; sadece dünyevi bir ikbal peşinde koşmak değil, “nizam-ı alem” bilinciyle hareket etmek, yani bulunduğu her yeri imar etmek, güzelleştirmek ve adaletle doğrultmaktır. Bu düstur, günümüz insanı için içinde bulunduğu ortamı güzelleştirmek, şenlendirmek ve anlam katmak olarak da yorumlanabilir.
Kendi varlığına hakiki bir yön çizmek isteyen birey, önce “amaç” kavramını araçsal hedeflerden arındırmak zorundadır. Bir işi sadece para kazanmak için değil, o işi en güzel şekilde yaparak topluma katkı sunmak için icra etmek; bir ilişkiyi sadece yalnız kalmamak için değil, muhatabına bir değer katmak için yaşamak, insanı amaçsızlığın cenderesinden çıkarır. Doğu’nun “Kütübi Sitte” veya ahilik ahlakında vurgulanan “halk içinde Hak ile olmak” ilkesi; hayatın tam ortasındayken, sıradan eylemleri bile derin bir niyetle anlama büründürme sanatıdır. Bir öğrencinin dersine odaklanması, bir ustanın işini titizlikle yapması veya bir insanın bir başkasının derdiyle dertlenmesi, hayatın her anını bir varoluş gayesine dönüştürür.
Öte yandan, çağımızın en büyük illüzyonlarından biri olan “büyük hedefler başarma” baskısı, insanı şu anın bereketinden mahrum bırakmaktadır. İnsan, dünyayı değiştirecek devasa işler yapamadığında kendini başarısız ve amaçsız hisseder. Oysa anlam; büyük hamlelerde değil, gündelik hayatın içindeki küçük ama nitelikli eylemlerde gizlidir. Kadim kültürümüzdeki “sadaka-i cariye” mantığı, bir insana tebessüm etmekten bir ağaç dikmeye kadar her küçük adımı sonsuz bir mana halkasına bağlar. Amacı, ulaşılacak bir “son durak” değil, yürünen “yolun kendisi” olarak görmek; insanı gelecek kaygısından özgürleştirir ve içinde bulunduğu ana hükmetmesini sağlar.
Geleceğin belirsiz hesaplarıyla ruhumuzu eksiltmek ya da geçmişin hülyalarıyla avunmak yerine; şu anın getirdiği sorumluluğu omuzlamak zorundadır insan. Çözüm, hayattan izole olup kabuğuna çekilmekte değil; bu karmaşık dünyanın tam ortasındayken bile niyeti ve eylemi güzelleştirebilmektedir. Kendi içsel merkezini kurmuş, her gününü bir öncekinden daha faydalı kılma gayretine girmiş her insan; amaçsızlık girdabına karşı dikilmiş sarsılmaz bir kaledir. Bütün mesele, dışarıdaki sahte vitrinlerin gürültüsünü susturup, kendi varoluşumuzun o derin hikmetine kulak verebilmektir. İnsan, kendi eylemine ve anına bir anlam katabildiği ölçüde bu çağın anlamsızlık esaretinden özgürleşecektir.



