Hızın, gürültünün ve anlık telaşların içinde bir an durup toprağın altındaki o derin, kadim sessizliği dinlediğiniz oldu mu hiç? Saatlerin durmadan ilerlediği, takvimlerin kâğıt kesiği gibi tenimizi ardı ardına çizdiği bu tuhaf çağda, zamanın bile unuttuğu bazı sırlar vardır. Karanlık dehlizlerde, insanın kendi ham karanlığıyla yüzleştiği o tekinsiz yerde başlar her şey. Sadece çocuklara anlatılan eski bir masal sanıp geçtiğimiz Şahmeran efsanesi, aslında insanın kibrine, ihanete ve kendi elleriyle yıktığı o naif sadakate dair yazılmış en ağır bedeldir. Yarı insan yarı yılan bu ece, bilgeliğin ve şifanın, zehirle nasıl koyun koyuna uyuduğunu fısıldar hepimize.
Toprağın Kadim Hafızası: Bir Söylencenin Yeryüzü Serüveni
Kökleri Mezopotamya’nın kavurucu güneşine, Hitit tabletlerindeki kadim Illuyanka mitlerine kadar uzanan bu çarpıcı anlatı, en çok Tarsus ve Mardin coğrafyasında can bulur. Binlerce yıl evvel, henüz beton bloklar toprağın nefesini kesmemişken, Camsab isimli genç bir oduncunun yeraltı mağarasına düşmesiyle başlar hikâye. Şahmeran, yani yılanların şahı, ona yeryüzünde kimsenin bilmediği o gizli sırları, otların dilini, mutlak şifanın formülünü verir. Şartı son derece basittir: Yeraltının yerini hiç kimseye söylememek. Fakat insan doğası bu; zaaflarımız, erdemlerimizden daima daha gürültülüdür. Tarsus kralının amansız hastalığı ve açgözlü vezirin hain planları, Camsab’ı o kaçınılmaz, ağır ihanete sürükler. On dördüncü yüzyılda yazıya dökülen Binbir Gece Masalları’ndan, Fars ve Arap edebiyatının kadim metinlerine kadar sızan Şahmeran efsanesi, aslında Ortadoğu’nun, masumiyet ile hırs arasındaki o trajik kopuşunun en berrak tarihidir.
Sırrı Taşımanın Dayanılmaz Ağırlığı
Cebimizdeki ekranlarda dünyanın tüm bilgisine saniyeler içinde ulaştığımız şu günlerde, hangimiz Camsab kadar iyi sır tutabiliyoruz? Bir bilginin ağırlığını göğsümüzde emanet gibi taşımanın ne demek olduğunu çoktan unuttuk. Şahmeran, bedeni parçalanarak şifa dağıtan soylu bir kurban olmanın ötesinde, insanın çiğliğini yüzüne çarpan puslu bir aynadır.
Fırça Darbesinden Satır Aralarına: Sanatın Yılan Bedenli İmtihanı
Bu efsanevi figür, yüzyıllar boyunca zanaatkârın nasırlı elinde, yazarın daktilosunda bir varoluş sembolüne dönüşmüştür. Mardin’in dar, taş sokaklarında camaltı ustalarının işlediği o canlı kırmızı ve yeşil tonlarındaki Şahmeran tasvirleri, sıradan bir süs eşyası değildir; eve bereket, hastaya şifa, hıyanete karşı duran güçlü bir tılsımdır. Edebiyatımızda Murathan Mungan’ın o eşsiz Cenk Hikâyeleri kitabındaki “Şahmeran’ın Bacakları” öyküsü, efsaneyi modern insanın tükenmez ihanet sarmalıyla yeniden harmanlar. Tomris Uyar’ın incelikli satırlarında, Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun o coşkulu desenlerinde ikiye bölünmüş bedeni; doğu ile batı, akıl ile ilkel duygu arasında sıkışıp kalmışlığımızın vücut bulmuş halidir. Sanat, Şahmeran’ı bir efsane olmaktan çıkarıp, içimizdeki sızının tam merkezine yerleştirir.
Zehri Yeniden Şifaya Çevirmek Mümkün mü?
Metropollerin kesik nefesli bulvarlarında, ruhumuzun durmadan bir şeyler talep ettiği şu telaşlı devirde, bu hikâye bizi yavaşlamaya, eşyanın ve zamanın o durgun kalbini dinlemeye çağırır. Şifanın hemen yüzeyde, o ışıltılı vitrinlerde değil; derinlerde, sabırla katlanılan bir karanlıkta saklı olduğunu söyler. Efsaneye göre Şahmeran’ın öldürüldüğünü yılanlar hâlâ bilmez. Tarsus’ta ya da Mardin’de, toprağın sır tutan damarlarında, kapkaranlık yerin altında, kraliçelerinin aydınlık dönüşünü umutla beklerler. Bizler ise neyi, neden beklediğimizi çoktan kaybettik. Kaybettiğimiz o kadim sadakati, o derin ruhsal manayı bulmak için önce kendi içimizdeki mağaraya inmemiz, kendi Camsab’ımızla yüzleşmemiz gerekiyor. Yeraltının o nemli, ağır sessizliği, yeryüzünün şu anlamsız gürültüsünden çok daha hakikidir.



