Bulgaristan denilince akla ilk Golden Sands’in altın kumları, Sofya’nın heybetli kiliseleri ve yoğurt gelir. Ancak bu ülke, Türkiye ile komşuluğun çok ötesinde, neredeyse iç içe geçmiş bir kaderi paylaşır. Bu hikaye, sadece 500 yıllık Osmanlı mirası değil, göçlerle, acılarla ve nihayetinde yeniden kurulan bağlarla örülmüş, son derece kişisel ve insani bir hikayedir. Gelin, plajlardan ve ana caddelerden uzaklaşıp, bu kadim ve gizli bağın izini, az bilinen detaylar eşliğinde sürelim.
Kültür: Gündelik Hayatın İçindeki Tanıdık Dokunuşlar
Bulgaristan’da Türkiye ile olan bağ, resmi tarihin ötesinde, mutfakta, dilde ve günlük ritüellerde yaşar.
- Dildeki Sessiz Miras: “Komşu” Kelimeler: Bulgarca ve Türkçe, yüzyıllar boyunca birbirinden kelimeler ödünç almıştır. “Börek” (Burek), “çorba” (Čorba), “kebap” (Kebap) gibi bilinenlerin yanı sıra, çok daha az bilinen ortak kelimeler vardır. Bulgarca’da pazara gitmek için kullandıkları “pazar“, bir şeyi saklamak için kullandıkları “sakla“, hatta “haydi” (ayde!) ünlemi bile Türkçe kökenlidir. Bu kelimeler, günlük hayatın o kadar içindedir ki, bir Bulgar için artık “yabancı” değil, kendi dilinin bir parçasıdır. Bu, ortak yaşanmışlığın dildeki en saf kanıtıdır.
- Mutfaktaki Kardeşlik: “Turshiya”nın ve “Tarator”un Anadolu’daki Akrabaları: Herkesin bildiği “baklava” ve “köfte”nin ötesine geçelim. Bulgaristan’ın milli mezesi sayılan “turshiya” (turşu), Anadolu’daki turşu kültürünün aynısıdır. Yaz aylarının vazgeçilmezi soğuk çorba “tarator” ise, Türkiye’deki “cacık”la neredeyse ikizdir. En ilginci ise, Bulgaristan’ın dağ köylerinde, kışa hazırlık olarak yapılan “kurutulmuş et” (pastırma kültürü) ve “sucuk” benzeri ürünlerdir. Bu lezzetler, göç yollarında taşınan bir mutfak hafızasının izleridir.
Sanat: Dokumalarda ve Ezgilerde Yaşayan Ortak Kimlik
- “Çifteli”nin ve “Kaval”ın Anadolu’daki Yankıları: Bulgaristan’ın geleneksel halk müziği, Trakya bölgesinde inanılmaz bir benzerlik gösterir. Bulgar “hora”ları, Trakya “halay”larının tempo ve coşkusunu andırır. Kullanılan enstrümanlar da ortaktır: Bulgar “kaval”ı Türk “kaval”ı, “gayda”sı Trakya “gayda”sı ile aynıdır. Hatta Türkiye’deki Roman orkestralarının vazgeçilmezi “çifteli” (iki telli bir çalgı), Bulgaristan’da da aynı isimle ve aynı şekilde kullanılır. Bu, aynı toprakların aynı müziği üretmesinin doğal bir sonucudur.
- Dokumalardaki Ortak Motifler: “Çift Başlı Kartal” Sırrı: Bulgaristan’ın el dokuma halı ve kilimlerinde (“çilim”) sıkça rastlanan “çift başlı kartal” motifi, her iki ülkenin de ortak tarihsel ve kültürel mirasına işaret eder. Bu motif, sadece bir süsleme değil, bir iktidar ve güç simgesidir ve Osmanlı öncesi ve sonrası dönemde her iki kültürde de kendine yer bulmuştur.
Turizm: Osmanlı’nın Saklı Cennetleri ve Göç Hikayeleri
Bulgaristan’da Osmanlı izlerini aramak, bir hazine avına çıkmak gibidir. İşte size bilinmeyen birkaç durak:
- Şumnu: Türkiye’yi Ayağa Kaldıran Mimarın Doğduğu Şehir: Bulgaristan’ın kuzeydoğusundaki Şumnu şehri, muhteşem Tombul Camii ile ünlüdür. Ancak çok az Türk’ün bildiği, bu şehrin Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Atatürk’ün ailesinin de memleketi olduğudur. Atatürk’ün anne tarafından dedesi Sofu-zade Feyzullah Efendi, bugünkü Şumnu yakınlarındaki Kodžadžik (Kocacık) köyündendir. Bu köy, hala Türk nüfusu barındıran ve bu önemli bağı yaşatan bir yerdir.
- Eski Zağra (Stara Zagora): “Yangınlar İçinde” Türküsünün Doğduğu Yer: Türk Halk Müziği’nin en hüzünlü türkülerinden biri, “Eski Zağra Türküsü” veya diğer adıyla “Yangınlar İçinde” dir. Bu türkü, 93 Harbi (1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı) sırasında yaşanan büyük göç ve yangın felaketinin acısını anlatır. Eski Zağra’yı ziyaret eden bir Türk, sadece bir şehri değil, atalarının acılarını ve hatıralarını dinlediği bir türkünün doğduğu yeri görür.
- Kızanlık: Gül Yağı ve Türk Bektaşi Kültürü: Gül Vadisi olarak bilinen bölgenin kalbi Kızanlık (Kazanlık), sadece gül yağı üretimiyle değil, aynı zamanda önemli bir Bektaşi kültür merkezi olmasıyla da dikkat çeker. Bölgedeki Demir Baba Tekkesi, Bulgaristan’daki en önemli Bektaşi merkezlerinden biridir ve hem Hıristiyanlar hem de Müslümanlar tarafından ziyaret edilen bir hac noktasıdır. Bu, bölgenin dini hoşgörü geleneğinin bir göstergesidir.
- Rodop Dağları: “Kırcaali Bıçağı”nın ve Türk Köylerinin Diyarı: Bulgaristan’ın güneyindeki Rodop Dağları, ülkedeki Türk nüfusun en yoğun yaşadığı bölgedir. Kırcaali (Kărdžali) ve etrafındaki köyler, adeta zamanın durduğu, Türkçe’nin sokaklarda konuşulduğu, geleneksel el sanatlarının yaşatıldığı yerlerdir. Buradaki ustaların yaptığı “Kırcaali Bıçağı”, meşhurdur ve kalitesiyle bilinir. Bu bölge, Bulgaristan’ı ziyaret eden bir Türk için kendini yabancı hissetmeyeceği, Anadolu’nun bir uzantısını bulacağı bir yerdir.
Türkiye Bağlantısının Modern Yüzü: TİKA ve Yunus Emre’nin Canlandırdığı Bağlar
Bu kadim ve bazen hüzünlü bağlar, günümüzde Türk İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı Başkanlığı (TİKA) tarafından yeniden canlandırılıyor. TİKA, Bulgaristan’da onlarca Osmanlı eserinin restorasyonunu (Şumnu’daki Tombul Camii, Sofya’daki Kadı Seyfullah Efendi Camii) üstlenmiş, tarihi hamamları kütüphanelere dönüştürmüş ve can güvenliği için itfaiye araçları temin etmiştir. Yunus Emre Enstitüsü‘nün Sofya ve Filibe’deki merkezleri ise Türkçe öğrenmek ve Türk kültürünü tanımak isteyen Bulgarlar için birer köprü görevi görür.
Son Söz Yerine:
Bulgaristan’ı keşfetmek, bir ülkeyi değil, bir aynayı keşfetmektir. Bu aynada, kendi kültürünüzün, dilinizin ve mutfağınızın başka bir coğrafyadaki yansımasını görürsünüz. Bir Bulgar teyzenin size “Merhaba” demesi, bir bakkalda “sucuk” görmeniz, Rodop Dağları’nda bir Türk köyünde çay içerken duyduğunuz Anadolu şivesi, size bu toprakların ne kadar tanıdık olduğunu hissettirir. Bulgaristan, sadece bir komşu değil, paylaştığımız ortak hafızanın, ayrı coğrafyalarda yeşeren en dokunaklı hikayesidir. Buraya gelirken yanınıza, sadece fotoğraf makinenizi değil, bu derin ve duygusal bağları hissedebilmek için açık bir yürek getirin.

